Bugün günlerden Yılmaz Güney!

Bugün 9 Eylül. Yılmaz Güney, 34 yıl önce bugün hayatını kaybetti. Filmleri ve kitaplarıyla yaşıyor, adına yazılmış şarkılar onu bugüne taşıyor.

Bugün günlerden Yılmaz Güney!

MURAT MERİÇ/GAZETEDUVAR

Bugün 9 Eylül. Yılmaz Güney, 34 yıl önce bugün hayatını kaybetti. Filmleri ve kitaplarıyla yaşıyor, adına yazılmış şarkılar onu bugüne taşıyor.

Dokuz yıl önce tam da bugünlerde ziyaret ettiğim bir mezardan söz ederek başlayacağım kelama: Paris’te Père Lachaise mezarlığında, Yılmaz Güney’in mezarı. BaBa ZuLa ile bir turneye çıkmıştık ve bu mezarlık gider gitmez ilk ziyaret ettiğim yerlerden biriydi. Tarihi çok net hatırlıyorum: 12 Eylül 2009. Darbenin üzerinden 29, Yılmaz Güney’in ölümünün üzerinden 25 yıl geçmişti. Mezarı çiçekler içindeydi. O güne özel olduğunu düşünmüştüm ama sonra kaç kere gittiysem bu etkileyici mezarlıktaki iki mezarı hep çiçekler altında buldum: Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya. Ziyaretçisi bol, hiçbir zaman unutulmuyorlar. Bu ülkenin ettiklerine inat, orada hâlâ yaşıyor, yaşatılıyorlar.

Mezarları bulmak zor değil: Metroyla Père Lachaise durağına gelir, Ménilmontant Bulvarı’nda karşınıza çıkan ilk kapıdan girerseniz birkaç metre ötede göreceğiniz dört sütunlu anıt mezar Yılmaz Güney’inki. Sol kanattan çıkan yokuşa vurursanız yaklaşık 100 metre ileride Ahmet Kaya’nın mezarıyla karşılaşırsınız. Söylediğim gibi, ikisi de her zaman taze çiçeklerle süslü. Memleketlerinden uzak gömülmüş olmaları bir şey ifade etmiyor: Memleketlileri onları buluyor

Yılmaz Güney, 34 yıl önce bugün hayatını kaybetti. Ahmet Kaya gibi sürgündeydi. Memleketinden uzakta, sevdiklerine, toprağına ve diline hasret öldü. 47 yaşındaydı. Önümüzdeki yıl olacağım yaşta… Bunu düşününce her şey sahiden çok anlamsız geliyor. Buna rağmen geride bıraktıklarına baktığımızda inanılmaz bir külliyatla karşılaşıyoruz. Sadece filmler değil, kitaplar da var bu külliyatın içinde. Filmleri vesilesiyle yaptırılmış, ortaya çıkartılmış şarkılar ve türküler de cabası!

Agah Özgüç, Yılmaz Güney’in 111 filme imza attığını söylüyor. Çoğunda oyuncu, bir kısmında senarist, son döneminde yönetmen… Onu “Arkadaş”tan “Yol”a uzanan filmleriyle tanıdık, hafızamızda öyle tutuyoruz belki ama öncesi de enteresan… Bugün biraz bu tarihin içinde dolanacak, filmografisindeki kırılma noktalarını işaretleyeceğim.

1958 yılında Atıf Yılmaz tarafından çekilen “Bu Vatanın Çocukları”, usta yönetmenin siyah beyaz dönemine ait filmlerden. Yılmaz Güney, bu filmle sinemaya girdi. Onu Atıf Yılmaz’a öneren, hemşerisi Yaşar Kemal. Filmin senaryosu da usta romancıya ait ancak o dönem adı “sakıncalı” olduğu için jeneriğe Azmi Kütüval olarak yazılmış. Güney, filmde Atıf Yılmaz’ın ikinci asistanlığını yapmış ve senaryoya katkıda bulunmuş. [İlgisiz ama söylemeden geçemeyeceğim: Film sayesinde tanıştığımız tek “yeni” isim Yılmaz Güney değil. “Bu Vatanın Çocukları”nda çocuk oyuncu olarak perdeye yansıyan Nesrin Gökkaya, yıllar sonra karşımıza Nesrin Topkapı olarak çıktı. Bilmeyenler varsa şöyle anlatayım: Topkapı, Yılmaz Güney’in sürgünde geçirdiği yıllar boyu her yılbaşı TRT ekranlarının değişmeyen dansözüydü.]

Güney’in Atıf Yılmaz’la ilişkisi ertesi yıl da sürmüş: 1959 yapımı “Alageyik”, sanatçının ikinci filmi ama bu kez başrolde! Bir Yaşar Kemal uyarlaması: Film yazılırken 1958’de Cumhuriyet’te yayımlanan (Sezgin Burak’ın resimlediği) Yaşar Kemal imzalı çizgi romandan yola çıkılmış. Yazarın “sakınca” hâli sürdüğünden adı jeneriğe Yusuf Karataylı olarak aktarılmış.

İki Atıf Yılmaz filmiyle sinemaya başlayan Yılmaz Güney, sonrasında pek çok avantür filmde oynuyor. Arada “Koçero”, “Karacaoğlan”, “Yaralı Kartal” gibi filmler var ama çoğu bugün izlenemez durumda. Gerçek anlamda kayıp filmler de var üstelik aralarında… Yine de enteresan filmler var: 1965 tarihli “Sokakta Kan Vardı”, bunlardan biri. Vedat Türkali’nin ilk yönetmenlik denemesi! Türkali, bir söyleşisinde Yılmaz Güney’in bu filmi çok sevdiğini ve hatır uğruna küçük bir meblağ karşılığı oynadığını anlatıyor…

Sanatçının lakabı, 1966 yapımı Yılmaz Atadeniz filminden geliyor: “Çirkin Kral”. Lakap, filmde üç farklı karakteri canlandıran oyuncunun üzerine yapışmış, kalmış. Film ve lakap ilgi görünce ertesi yıl, “Çirkin Kral Affetmez” adıyla bir devam filmi çekilmiş.

1966 önemli zira o yıl Lütfi Ö. Akad tarafından çekilen ve büyük ilgi gören bir film var: “Hudutların Kanunu”. Öyküsü Yılmaz Güney’e ait. Üç kez sansüre giren, iki kez yasaklanan film, “şartlı gösterim” izniyle izleyici karşısına çıkabildi. Senaryo Yılmaz Güney’e ait olmasına rağmen sansürden kurtulmak için jeneriğe yapım şirketinde çalışan Emin Dağ’ın adı yazıldı.

Sansür, Yılmaz Güney’in başındaki en büyük dert. “Hudutların Kanunu” ile tanışmış, kurtulamamış. İlk yönetmenlik denemesi olan “Seyyit Han (Toprağın Gelini)”, 1968 yılında Uluslararası Berlin Film Şenliği’ne kabul edilmiş ancak sansür kurulu izin vermediği için gidememiş. Sonrasında yönettiği neredeyse bütün filmler bu kurulun hışmına uğramış. Bunca engellemelere rağmen ortaya çıkan, muazzam bir külliyat.

Güney, “Seyyit Han” için şunları söylüyor: “Yönetmen olarak bütün sorumluluğunu yüklendiğim ilk çalışmam, unutulmaz anılarımı içeren ilk göz ağrımdır. Sanat hayatımın bir döneminin sonu, yeni bir dönemin ilk adımıdır. Bu yüzen özel bir önem taşır.” Güney, filmin senaryosunu okura sunduğu kitabın önsözünde, bu filmle birlikte “Çirkin Kral”a da veda ettiğini anlatıyor: “1968 başlarında, daha önceki birikimlerin de etkisiyle Yeşilçam kurallarına, özellikle de ‘Çirkin Kral Yılmaz Güney’e karşı başkaldırının adıdır.” Yazık ki lakap uzun süre peşini bırakmamış ve Güney, sonrasında avantür filmlerde oynamayı (biraz da mecburiyet yüzünden) sürdürmüş.

“Seyyit Han”la yapamadığını dört yıl sonra “umut”la yapmış Yılmaz Güney. Bir dönemine kesin olarak nokta koymuş, yeni dönemine ilk adımını atmış. Bu, onu tanıdığımız, bildiğimiz dönem. Bu da çok geç gerçekleşti zira filmleri uzun yıllar yasaklandı, izleyicisiyle buluşamadı. Ben şanslıydım çünkü Çanakkale’de oturuyordum ve Yunanistan devlet televizyonu ERT, 1980 darbesinden sonra Yılmaz Güney filmleri gösteriyordu. Çocukluğum onun filmleriyle geçti diyebilirim. Yıllar sonra Ankara’da “Umut”u, “Sürü”yü, “Yol”u beyazperdede izlediğimde duyduğum heyecan, biraz da çocukluğumdan kalma bir hatırayla buluşmanın heyecanı…

Yılmaz Güney, hayatımda önemli bir yere sahip. Birileri belki bana kızacak ama “Arkadaş”, bir türlü sevemediğim filmi. O dönemde yaptığı filmler arasında en uzak durduğum. “Sürü” ve “Yol”un yeri bende ayrı. “Umut”, en sevdiğim. “Acı”, “Ağıt”, “Düşman” ve “Duvar”, vazgeçemeyeceğim filmleri. Bir yandan tedirgin edici, ziyadesiyle gerçek ve sahiden çok etkileyici.

1975 tarihli “Endişe”, hiçbir filmin yapamadığını yaptı ve o yıl yapılan 12. Antalya Film Festivali’nde neredeyse bütün ödülleri topladı. Yılmaz Güney, çekimlere başladıktan kısa süre sonra Yumurtalık hâkimi Safa Mutlu’yu öldürdüğü için tutuklandı. Filmi, yardımcısı Şerif Gören tamamladı. Gören, böylelikle ilk filmini de yönetmiş oldu. Güney’in oynadığı Cevher rolü, hapse girmesiyle Erkan Yücel’e devredildi. Yazık ki Yücel filmi göremedi çünkü çekimlerin bitmesini müteakip geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Film, Antalya’da bütün ödülleri toplayınca hapisteki Yılmaz Güney bir konuşma hazırladı ve ödül töreninde bu konuşma okundu. Sonu şöyleydi: “Halkımızın ödüllendirdiği filmlerimizi ve kendi özel ödülümü filmlerimizde kolektif çalışmaya, özellikle kolektif çalışmanın bilincinde olarak katılan, yine bunun bilincinde olmayarak katkıda bulunan bütün kişilerle paylaşıyorum.”

Yazıyı müziksiz bitirmeyeyim… Arşivimde, Yılmaz Güney için yazılmış şarkıları içeren dört plak var. Aşık Zamani imzalı “Yılmaz Yılmaz” en bilineni. Ramazan Ceyhanlı tarafından yapılmış “Yılmaz Güney’in Kaderi” ve Hakkı Çavdar tarafından yorumlanan “Yılmaz Güney’in Affı”, enteresan plaklar. İkincide bir de “konuşan sanatçı” var: Halit Ergenç! Arka yüzünde “10.000 Lira Dul Karı” adlı bir oyun havası var ama ne gam! Bu plaklar, Yılmaz Güney’in her cenahta ne kadar sevildiğinin göstergesi… Adına yazılmış şarkı çok ama bendeki son plağı anarak bu küçük paragrafı bitireyim: şık Meftuni’nin yazdığı ve söylediği “Aslanım Yılmaz Güney”.

Père Lachaise mezarlığı, 1804 yılında açılmış. Paris’in dışında olduğu için başta pek rağbet görmemiş ama sonrasında “ünlüler mezarlığı” olarak ün yapmış. Belediyenin, mezarlığı popülerleştirmek adına attığı ilk adım, Moliere ve La Fontaine’in mezarlarını oraya taşımak. Sonrasında Chopin, Rossini, Bizet gibi besteciler, Apollaniere’den Eluard’a Balzac’tan Proust’a uzanan edebiyatçılar, Sarah Bernhardt, Maria Callas, Marcel Marceu gibi isimler bu mezarlığa gömülmüş. Bu kadar da değil: Gilbert Becaud, Yves Montand, Edith Piaf, Stephane Grappelli gibi büyük müzisyenler orada. Fotoğrafçı Felix Nadar da… Jim Morrison, Père Lachaise’de sigaralar altında yatıyor. Bütün bunlar arasında dikkat çeken iki isim, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya. Tülây German’ın hayat arkadaşı Erdem Buri, orada ziyaret edebileceğiniz bir başka isim…

Bugün 9 Eylül. Yılmaz Güney, 34 yıl önce bugün hayatını kaybetti. Filmleri ve kitaplarıyla yaşıyor, adına yazılmış şarkılar onu bugüne taşıyor.

YORUM EKLE